{
    "issueRecord": {
        "header": {
            "identifier": "oai:https:\/\/www.adeddergi.com\/:sayi\/69d423ad0a43a",
            "datestamp": "2026-03-30"
        },
        "metadata": {
            "title": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi, Cilt: 10 Sayı: 1",
            "creator": "",
            "subject": "",
            "description": "",
            "publisher": "Prof. Dr. Mehmet Özdemir",
            "date": "2026-03-30",
            "type": "Journal Issue",
            "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/sayi\/69d423ad0a43a",
            "language": "tr",
            "rights": "Creative Commons"
        }
    },
    "articles": [
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d2542e8",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "“Şaka” Sözcüğünün Kökeni, Anlam Katmanları ve Tarihsel Süreçteki Semantik Seyri",
                "creator": "Prof. Dr. İsmail Hakkı Aksoyak",
                "subject": null,
                "description": "Türkçenin tarihî gelişim seyri, Altay dağlarından Akdeniz havzasına, İpek Yolu’ndan Slav coğrafyasına kadar uzanan oldukça geniş ve çok katmanlı bir ödünçleme ilişkisini bünyesinde barındırmaktadır. Geleneksel Osmanlı Türkçesi leksikografisi, kelime kökenlerini ekseriyetle Arapça, Farsça ve Türkçe dillerinden müteşekkil bir üçlem içerisinde tanımlama eğilimi göstermektedir. Ancak bu kısıtlı yaklaşım, özellikle Batı dillerinden gelen unsurların tespitinde eksik ve yanıltıcı sonuçların doğmasına sebebiyet verebilmektedir. İşbu çalışma, mevcut sözlüklerde ve etimolojik kaynaklarda geleneksel olarak Arapça \"bedbahtlık, mutsuzluk, sıkıntı çekme\" manasındaki şaḳā’ (شقاء) masdarına bağlanan \"şaka\" sözcüğünün kökenini yeniden irdelemektedir.Makalede savunulan temel tez; \"şaka\" sözcüğünün Arapça kökenli bir kelime olmadığı, aksine Latince \"oyun, eğlence\" manasına gelen iocus kökünden türemiş bir Akdeniz ödünçlemesi olduğudur. Bu tezi destekleyen temel filolojik veriler arasında; sözcüğün Uygur, Tatar veya Kırgız gibi diğer tarihî Türk lehçelerinde hiç bulunmaması, XVII. yüzyıldan itibaren özellikle Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme'sinde \"latife ve eğlence\" bağlamında bir dil kurucu aktör olarak belirmesi ve İtalyanca gioco formuyla olan bariz fonetik benzerliği yer almaktadır. Çalışmada ayrıca, Ahmed Vefik Paşa’nın Lehce-i Osmânî’sinde görüldüğü üzere, iki farklı kökenden gelen ancak ses yapısı itibarıyla benzeşen kelimelerin Osmanlı Türkçesinde nasıl bir anlam birleşmesine uğradığı tarihî metin tanıklarıyla ortaya konulmuştur. Netice itibarıyla çalışma, dijital beşerî bilimlerin sunduğu imkânlarla her kelimenin kökeninin tarihî ve coğrafi bağlamda yeniden değerlendirilmesinin elzem olduğunu vurgulamaktadır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d2542e8",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d37bda7",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Şiir ve Şâir Takdirinde “Sarrâf”",
                "creator": "Prof. Dr. Yaşar Aydemir",
                "subject": null,
                "description": "Sarraf ve onun yerine kullanılan kelimeler kendi özel alanları yanında başka alanlarda da kullanılmıştır. Cevheri tanıyan, inceliklerini bilen, işleyen, tasarrufta bulunan, değer takdiri yapan gibi manalara gelen söz konusu kelimeler, edebiyatta da büyük ölçüde mecaz üzerinden konunun inceliklerine vakıf, üstat, sözü etkili söyleyen, söylenen sözün kıymetini bilen, ölçülü iş ve değerlendirmelerde bulunan gibi anlamlarda kullanılmıştır.Çalışmamız, tezkirelerde terim olarak sarraf ve muadili kelimelerin kullanımı ile sınırlı tutulmuştur. Öncelikle tezkirelerde sarraf ve muadili kelimeler tespit edilmiştir. Yazının girişinde ilgili kelimelerin sözlük anlamları kaynaklara dayalı olarak verilmiştir. Terimlerin tezkirelerdeki kullanımları esas itibariyle şairin sarraflığı veya alan sarraflarının şair ve şiirlerini değerlendirmeleri olarak iki ana grup oluşturur. Üçüncü grubu da bu iki başlığa doğrudan girmeyen ama bir biçimde ilişkili örneklerin değerlendirildiği ideal şair ve şiir hedeflerini içerir.Alt başlıklarla konu işlenirken sarraf, kuyumcu\/zerger, gevherî\/cevherî, gevherci\/cevherci, nâkıd, nakkâd terimlerini içeren örnekler mümkün olduğunca kendi içinde değerlendirilmeye çalışılacaktır. Ancak aynı cümlede birden fazla terim varsa, amaç birlikteliği oluşmuşsa bu sınırlamanın dışına çıkılabilecektir.Konunun işlenişinde varılan yargılar örneklere dayalı olacaktır. İlgili örnekler yerine göre günümüz Türkçesiyle özetlenerek, doğrudan alıntılanarak, hem doğrudan alıntı hem diliçi çeviri yapılarak ya da sadece terimin kullanıldığı yerlere atıf yapılarak ilerleyecektir. Şiir ve şair takdirinde sarraf ve sarrafla ilişkili kelimelerin bir terim olarak kullanımıyla ilgili kanaatler çalışmanın sonuç kısmında özetlenecektir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d37bda7",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d4aef41",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Âşık Çelebi Avlonya Kadılığı Yaptı Mı?",
                "creator": "Prof. Dr. Ayşe Yıldız",
                "subject": null,
                "description": "Âşık Çelebi, Türk edebiyatı araştırmalarında özellikle Meşâ’irü’ş-Şu’arâ adlı şair tezkiresi ile tanınan 16.yy. şair ve nasiridir. Âşık Çelebi’nin başta Meşâirü’ş-Şu’arâ’sı olmak üzere kendi telif ettiği eserlerden ve ondan bahseden diğer biyografik kaynaklardan hareketle hayat hikâyesine dair detaylı bilgilere ulaşmak mümkündür. Bu bilgilerin ışığında Âşık Çelebi’nin meslek hayatında öncelikle mahkeme kâtipliği ve vakıf mütevelliliği görevlerinde bulunduğu ardından kadılık yaptığı bilinmektedir. Âşık Çelebi’nin bu mesleği icra ettiği görev yerleri olarak bugüne kadar Silivri, Priştine, Serfice, Narda, Alâ’iye, Niğbolu, Çernovi, Kratova ve Üsküp bilinmekteydi. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesinde nekty 09633 katalog numarası ile kayıtlı Mecmû’a-i Ebyât ve Gayruhu başlıklı mecmua içerisinde yer alan bir izin hüccetinin içeriği, Âşık Çelebi’nin Avlonya kadılığı yaptığı sırada vefat eden bir papazın yerine başka bir papazın görevi devralması ile ilgilidir. Bu çalışmada söz konusu hüccetin transkripsiyonu ve dil içi çevirisi yapılacak ve hüccetteki bilgiler değerlendirilecektir. Bu izin hüccetinden hareketle Âşık Çelebi’nin Avlonya’da kadılık yapma ihtimali ile biyografisine dair yeni bir kayıt tartışmaya açılacaktır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d4aef41",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d62c1e2",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Kolay Transkripsiyon (Çeviri Yazı) Önerisi",
                "creator": "Prof. Dr. Halil Çeltik",
                "subject": null,
                "description": "Sosyal bilimlerin edebiyat, tarih ve ilahiyat gibi alanlarında metin neşri çalışmaları önemli bir yer tutar. Bazı metinlerin ses ve anlam değerlerinin bozulmadan aktarılması için çeviri yazı veya transkripsiyon gerekir.Başlangıçta daktiloyla yazılan metinlere çeviri yazı işaretleri elle konulmuştur. Bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle birlikte transkripsiyon fontu\/yazı tipi denilen özel yazı karakterleri kullanılmaya başlamıştır.Günümüzde farklı alfabelerdeki metinlerin çeviri yazıyla yeni Türk alfabesine aktarımında Oktay Times (Oktay New Transkripsiyon), Rıza Times (Rt Times New Roman), Gentium, Gülnihal gibi isimlerle anılan transkripsiyon fontları kullanılmaktadır. Bilgisayara sonradan yüklenen bu fontları kullanmak için, özel işaretli harflerin her birinin büyük ve küçük biçimlerinin ayrı ayrı kısayol tuşlarının atanması gerekir. Bu uzun işlem, metnin yazılacağı her bilgisayarda yapılmalıdır. Kısayol tuşları da kişiye, F\/Q klavye düzenine göre farklılık göstermektedir.Bu yazıda, özel bir transkripsiyon fontuna ihtiyaç duymayan, büyük ve küçük harf ayrımı gerektirmeyen, pek çok kısayol tuşu atamadan kolay bir biçimde nasıl transkripsiyon yapılabileceği, resimlerle, gösterilmiştir. Bu yöntemin temel özelliği, ilgili harfin altına ve üstüne birer çizgi veya nokta eklemekten ibarettir. Önerilen yöntemle dört kısayol tuşu atayarak transkripsiyon yapmak, ara-bul, değiştir seçeneğini kullanmak, metni yazdırmak ve paylaşmak diğer yöntemlere göre çok daha kolay ve problemsiz gerçekleşmektedir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d62c1e2",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d758976",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Dâsitân-ı Ferruh u Hümâ’nın 19. Yüzyılda Yeniden Yazım Pratikleri Üzerine Düşünceler",
                "creator": "Prof. Dr. Mehmet Gürbüz, Prof. Dr. Tuba İşınsu İsen Durmuş, Prof. Dr. İncinur Atik Gürbüz, Prof. Dr. Mustafa Durmus",
                "subject": null,
                "description": "Klasik Türk edebiyatı geleneğinde kuruluş dönemindeki tercümelerden itibaren pek çok şiir ve müstakil eser, farklı dönemlerde ve değişik formlarda yeniden yazılmıştır. Bu şekilde üretilen müstakil eserlerden birisi de Dâsitân-ı Ferruh u Hümâ adlı aşk hikâyesidir. Bilindiği kadarıyla Dâsitân-ı Ferruh u Hümâ’nın menşei, adı ve şairi bilinmeyen Kıpçak Türkçesiyle yazılmış bir esere dayanmaktadır. Muhammed (ya da Mehmed) isimli bir şair, bu eseri 1397 yılında Ferruh u Hümâ (ya da Ferruh-nâme veya Işk-nâme) adıyla mesnevi formunda Anadolu Türkçesine genişleterek aktarmış ve Emir Süleyman’a sunmuştur. Söz konusu mesnevi ise III. Mehmed’in emriyle 1601 yılında Mehmed Şerîf (1557-1631) tarafından Dâsitân-ı Ferruh u Hümâ adıyla mensur bir hikâyeye dönüştürülmüştür. Anlatının bu formu, 19. yüzyılda bazı eklemelerle yine mensur olarak iki kez daha yeniden yazılmıştır. Bu çalışmada Dâsitân-ı Ferruh u Hümâ’nın 1601 yılında meydana getirilen metni kaynak metin olarak kabul edilerek 19. yüzyılda yeniden yazılan iki nüshanın, bununla ve birbirleriyle olan ilişkileri incelenecek, belirlenebilen ortaklıklarla farklılıklar üzerinden yeniden yazım sürecinin değerlendirilmesine gayret edilecektir. Bu çerçevede söz konusu yeniden yazımların olası amaçlarının ve sebeplerinin, sanatçıları yeniden yazmaya sevk eden motivasyonun(ların), yeniden yazım süreçlerinde uygulanan yöntem ve tekniklerin anlaşılmasına çalışılacaktır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d758976",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d890ce2",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Halk Şairlerinin Diliyle Ankara",
                "creator": "Prof. Dr. Ayşe Yücel Çetin",
                "subject": null,
                "description": "Mekân, kişi ve toplumun yaşadığı, yaşadığı zaman içinde edindiği bütün davranış kalıpları, hayatı algılayış ve yaşama biçimi, kişisel ve toplumsal kimliğin oluştuğu kutsal alandır. Vatan, yuva, memleket gibi kavramlarla ifade edilen mekânlar, yalnızca fiziksel alanlar değil; toplumsal belleğin, kolektif bilincin ve kültürel kimliğin devamını da sağlayan anlam alanlarıdır. Sosyo-kültürel unsurlar, tarihsel tecrübeler, semboller, anlatılar ve edebî eserlere kaynaklık edip onlarla beslenen şehirler, toplumların zihniyet dünyasını şekillendirir, millî hayatıyla bütünleşir. Bu yönüyle şehirler, geçmiş, yaşanılan zaman ve geleceği bir araya getiren kültürel simgeler olarak kolektif belleğin oluşumunda belirleyici rol oynar.Edebî metinler, estetik yapıları ve temsil güçleriyle yazıldıkları dönemin zihniyetini, değerler sistemini ve toplumsal kabullerini yansıtır. Türk edebiyatının geleneksel ürünü olan âşık tarzı edebiyat mensuplarının şiirleri, bireysel olduğu kadar kolektif tasavvurun da ifadesidir. Halk şairleri, yaşadıkları dönemin sosyal, siyasî ve kültürel yapısını eserlerinde işleyerek tarih bilgi ve bilincinin aktarımında, bu yolla kültürel sürekliliğin sağlanmasında önemli fonksiyon üstlenir, kolektif bilincin oluşmasına ve aktarımına katkı sağlarlar.Ankara, tarihî dönemlerde bulunduğu stratejik alan dolayısıyla önemli bir merkez olup özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde üstlendiği rol nedeniyle güçlü bir sembolik anlam taşır. Anadolu’nun merkezinde yer alan bu tarihî şehir, Millî Mücadele sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde devletin karargâhı olmuş, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte başkent olup ulusal kimliğin ve devlet bilincinin simgesi hâline gelmiş, edebiyat alanının da merkezi olmuştur. Bu çerçevede Ankara ile ilgili toplumun duygularına tercüman olan halk şairleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet, bağımsızlık mücadelesi ve Mustafa Kemal Atatürk'ü şiirlerinde işlemiş, “istiklâlden istikbâle” uzanan bir var oluş mekânı olarak da Ankara’yı tasvir etmişlerdir.Âşık tarzı edebiyat geleneğinin temsilcisi halk şairleri, Ankara’yı ele alırken onun tarihî, siyasî ve kültürel yönünü, millî mücadele ruhunu, Cumhuriyet ideolojisini ve toplumsal dönüşümü şiir yoluyla aktarmışlardır. Âşıklar, Ankara’yı maddi özelliklerinin yanı sıra taşıdığı sembolik ve manevî değerleri ile Türk milletinin kolektif hafızasında konumlandırmışlardır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423d890ce2",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423da1b44b",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "XVI. Yüzyıl Şuara Tezkirelerinde Suç ve Ceza",
                "creator": " Kamile Palta, Prof. Dr. Sevkiye Kazan Nas",
                "subject": null,
                "description": "Şuara tezkireleri, Osmanlı şairleri hakkında bilgi veren ve onların şiirlerinden örnekler sunan biyografik kaynaklardır. Bu eserler, şairlerin yalnızca edebî yönlerini değil, yaşadıkları çevreyi, kurdukları ilişkileri ve toplum içindeki konumlarını da göstermektedir. Klasik Türk edebiyatı için sadece biyografi değil dönemin siyasal, sosyo-kültürel ve etik değerlerini yansıtan temel eserlerdir. Osmanlı hukuk sisteminin ve sosyal kontrol mekanizmalarının şairler üzerindeki etkilerini gösteren tarihi belgelerdir. Çalışmamızda, XVI. yüzyıl Osmanlı sahasında kaleme alınan Sehî Bey, Latîfî, Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebi, Beyânî ve Gelibolulu Mustafa Âlî gibi tezkirecilerin eserleri merkeze alınarak, şairlerin işlediği iddia edilen suçlar ve gayriahlaki davranışlar, toplumsal ayıplar ve bunlara karşılık uygulanan cezalar ve tezkirecilerin suçlamalara yaklaşımı incelenecektir. Bu inceleme sırasında suç isnatlarının hangi dil ve üslupla aktarıldığı, tezkire yazarlarının şairleri hangi ölçülere göre değerlendirdiği ve cezanın hangi durumlarda öne çıktığı da dikkate alınacaktır. Böylelikle, XVI. yüzyıl şairlerinin sanatçı kimlikleri ile devlet düzeni içerisindeki tebaa kimlikleri arasında yaşanan çatışma, suç ve ceza ekseninde ele alınmaya, tezkirecilerin suçlara ve cezalara bakış açıları değerlendirilmeye çalışılacaktır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423da1b44b",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423dfb65e9",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Bir Sadeleştirme Örneği: Mevzûatü'l-ulûm Dîbâcesi",
                "creator": "Doç. Dr. Volkan Karagozlu",
                "subject": null,
                "description": "Canlı olduğu için eskiyen ve eskidiği için de anlaşılma oranı düşen dille üretilen eserler, sonraki kuşakların anlaması için, içinde bulunulan dönemin dil koşullarına göre yeniden üretilir. Sadeleştirme, lehçe içi aktarma, dil içi çeviri, yeniden yazım, öz yazım gibi adlarla ifade edilen çabaların, değişik adlandırmalarla da olsa, buluştuğu bir nokta vardır: Metnin okunduğu dönemde hedef kitle tarafından anlaşılır olması.  Zaman içerisinde kültürel, sosyolojik, politik nedenlerle kültürde oluşan farklılaşmalar dilin sonraki kuşaklar için anlaşılma düzeyinde kalıcı değişiklikler meydana getirebilir. Kaynak dilde bulunan kelime\/kelime grupları ve imla düzeyindeki başkalaşmalar metnin anlaşılmasını zorlaştırır. Dilin farklılaştığı her dönem ve yerde metnin okuyanlar tarafından anlaşılır olması için çeviri faaliyetlerine ihtiyaç duyulmuştur. Aynı dilin tarihî dönemlerinde anlam bakımından eskiyen, yeni kuşaklar için bir şey ifade etmeyen metinler dil içi çeviri ile yeni kuşaklara anlaşılır kılınır. Roman Jacobson’un bir dildeki göstergelerin yine aynı dildeki başka göstergelerle anlatılması olarak ele aldığı bu çeviri türünün edebiyatımızda pek çok uygulaması bulunmaktadır. Osmanlı döneminde Doğu lehçesi ile yazılmış metinlerin Batı lehçesine aktarımlarıyla başlayan süreç, Cumhuriyetin ilanından sonra alfabe değişikliği ile eski yazılı eserlerin anlaşılması hedefine evrilmiştir. Alfabe değişikliği ve aradan geçen zaman ile eski yazılı metinlerin okunması ve özellikle anlaşılması ve bunların yeni nesillere aktarılması zorlaşmıştır. Bu yüzden eski yazılı metinleri anlamak için pek çok dil içi çeviri yapılmıştır. Klasik Türk edebiyatı mensur eserlerinin bir kısmı ise, sadeleştirme adı altında günümüz Türkçesine aktarılmıştır. Bu çalışmaların bazılarında metin tenkidi basamağının atlanıp doğrudan dil içi çeviriye geçildiği görülür. Bu basamağın atlanması metni ele alan kişi tarafından metnin ne kadar doğru okunduğu, günümüz Türkçesine ne denli doğru aktarıldığı, araştırıcının metne ne derece vâkıf olduğunu anlamayı zorlaştırmaktadır. Çalışmada Mevzûatü’l-ulûm’un müellif dîbâcesi esas alınarak, sadeleştirme incelenmiş, çalışma üzerine düşüncelerimiz aktarılmıştır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423dfb65e9",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423e31425b",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Yavuz Sultan Selîm’in Farsça Bir Şiirinin Nazire, Şerh ve Tercümelerinin Çeviri Stratejilerine Göre Değerlendirilmesi",
                "creator": "Doç. Dr. Fatih Yerdemir, Doç. Dr. Serife Yerdemir",
                "subject": null,
                "description": "Klasik Türk edebiyatında tercüme, şerh ve nazire geleneği kökleri eskilere dayanan bir pratiği temsil etmektedir. İslam’ın kabulüyle beraber Arapça ve Farsçadan birçok eser Türkçeye tercüme edilmiştir. Bazı eserler nazmen ve nesir olarak Türkçeye aktarılırken bazı eserler de tafsilatlı bir şekilde şerh edilmiştir. Yeri geldiğinde bu tercüme ve şerhlerin dışında kaynak metinlere ekleme ve çıkarma yapılarak tercüme-telif eserler de kaleme alınmıştır. Kimi zaman eserin tamamı tercüme edilirken bazen eserden seçme metinler veya tek başına bir manzumeye de tercümeler yapılmıştır. Bu çalışmada Yavuz Sultan Selîm Dîvânı’nda yer alan Farsça “-âf” kafiyeli bir manzumenin Türkçeye yapılan nazmen tahvili, nazire, şerh ve tercümeleri incelenmiştir. Bu bağlamda öne çıkan husus Ali Emîrî’nin Osmanlı Tarih ve Edebiyatı Mecmuası’nda 31 Mayıs 1334\/1918 yılında aynı sayfada şairin oğlu Kânûnî’nin bu şiiri “nazmen Türkçeye tahvili” başlığı altında şiirin ilk nazmen Türkçeye tercümesini vermiş olmasıdır. Yapılan çalışmalar doğrultusunda aynı şiire Kânûnî’nin nazire yazdığı da tespit edilmiştir. Hüseyin Şevket’in 1911 yılında Yavuz Selîm Dîvânı’ndan seçme gazellerden hareketle oluşturduğu eserinde bu gazeli de seçmeleri arasına aldığı ve nazmen Türkçeye tercüme ettiği belirlenmiştir. Gazel üzerine son nazmen çeviri 2015 yılında Gökhan Gökmen tarafından serbest nazım şekliyle yapılan tercümedir. Nazmen tercümeler dışında Manastırlı Dâniş Ahmed Efendi 1896 yılında Dîvân’a klasik yöntemlerle şerh yazmıştır. Çalışmaya esas alınan bu gazel şerhte de mevcuttur. Bunların dışında Şeyh Vasfî, Ali Nihad Tarlan, Fatih Köksal ve İbrahim Kaya vd. tarafından yapılan çalışmalarda bu gazel nesir olarak tercüme edilmiştir. Şiir, seçmelerde en çok tercih edilen gazeller arasında yer almaktadır. Bu çalışmada söz konusu şiirin nazmen tahvil, nazire, şerh ve tercümeler bağlamında çeviri stratejileri açısından yüzyıllar boyunca nasıl ele alınıp yorumlandığı karşılaştırmalı bir yaklaşımla incelenmiştir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423e31425b",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423e892789",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Latîfî Tezkiresi Mukaddimesini Ben-Anlatısı Olarak Okumak",
                "creator": "Doç. Dr. Kadri Hüsnü Yilmaz",
                "subject": null,
                "description": "Şair ve yazarların, genellikle eserlerinin başlarında, özellikle de sebeb-i telif veya hasbihal kısımlarında, seyahat ettikleri yerler ve buralarda karşılaştıkları olaylar, içerisinde bulundukları durumlarla ilgili sıkıntı, endişe, yalnızlık gibi hisler ya da şahsi gözlemlerine dair kendi hayat hikayelerinden izlere rastlamak mümkündür. Bu izlere dair tespitler, kimi zaman kurmaca da olsa yazarların kendi kalemlerinden çıktığı için biyografi yazımı açısından değer taşırlar. Ancak yalnızca bu amaca mahsus kaleme alınan metinler için “ben-anlatısı” teriminin kullanılması gerektiği görüşlerinin yanında bu bakış açısıyla incelenecek yazma kültürü içinde kaleme alınmış neredeyse her eserde, yazarın “ben”ine ait unsurlar bulunabileceği için “ben-anlatısı”nın birer parçası olarak değerlendirilebileceği görüşleri de mevcuttur. Nitekim, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme, Kâtip Çelebi’nin Mizânü’l-Hakk fi İhtiyâri’l-Ehakk, Taşköprülüzâde’nin Eş-Şakâ'iku'n-Nu'mâniyye Fî ‘Ulemâ'id-Devleti'l-‘Osmâniyye ve Âşık Çelebi’nin Meşâ‘irü’ş-Şu‘arâ adlı eserlerinin bu nazarla incelendikleri ve yazarlarının hayat hikayelerinden kesitlerin tespit edildiği görülmektedir. Bu çalışmada, klasik Türk edebiyatının biyografi sahasında, yer verilen şairlerin seçilme ölçütleri ve onların edebî yetkinliklerine dair kaydedilen isabetli görüşleri barındırması açısından en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü'n-Nuzamâ’nın mukaddimesinde müellifi Latîfî’nin “ben”ine dair izler aranmıştır. Bu bakış açısıyla incelenen mukaddimede, Latîfî’nin sıkıntıları, endişeleri, yalnızlığı, dost\/ları, eserleri ve edebî kişiliği gibi hayatına dair çeşitli bilgiler tespit edilmiştir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423e892789",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423edf1edb",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Unutulmuş Bir Deyimin İzinde: Klasik Türk Edebiyatı’nda “Ocağına Su Koymak”",
                "creator": " Musa Tılfarlıoğlu",
                "subject": null,
                "description": "Klasik Türk edebiyatı, sadece beşerî duyguların, aşk ve tabiat temalarının işlendiği bir edebiyat olmayıp aynı zamanda toplumun zengin dil kültürünü de içinde barındıran köklü bir edebî gelenektir. Şairler, yaşamış olduğu toplumun dil zenginliklerini kaleme almış oldukları eserlerde kullandıkları deyim ve atasözleri ile yansıtırlar. Bu nedenle şairler soyut kavramları somutlaştırmak, düşünce ve duygularını daha etkileyici bir şekilde aktarmak için dilin önemli unsurlarından biri olan deyimlere sıkça başvururlar. Özellikle gazel, kaside ve mesnevî gibi nazım şekillerinde deyimlerin hem anlamı pekiştirmek hem de şiirsel söyleyişi güçlendirmede etkili bir rol üstlendikleri görülür.Yapılan çalışmalar göstermektedir ki yaklaşık altı yüzyıl varlığını devam ettiren klasik Türk edebiyatında şairler, halk arasında yaygın olan deyimleri eserlerinde kullanarak hem edebiyat ile toplum arasındaki bağı kuvvetlendirmiş hem de dilin estetik yönünü geliştirmiştir. “Ocağına su koymak” deyimi de şairler tarafından kullanılmış bu deyimler arasında kendisine yer edinmiştir. Çalışmamıza kaynaklık eden manzumelerden hareketle bu deyimin ilk olarak 15. yüzyılda kullanıldığı, 16. yüzyıl eserlerinde yaygın olarak yer aldığı ve 18. yüzyıldan sonra dilsel dolaşımdan çekilerek kullanılmadığı tespit edilmiştir.Bu çalışmada, Klasik Türk edebiyatında “ocağına su koymak” deyiminin anlam katmanları, tarihsel süreçteki işlevleri, şairlere göre farklı bağlamlarda kazandığı mecazî boyutlar ve tasavvufî yorumları kapsamlı bir şekilde ele alınarak incelenmiştir. Çalışma, deyimin hem bireysel aşk acıları hem de toplumsal mücadelelerin ve dini-tasavvufî yorumların bir ifadesi olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte deyimin yüzyıllara ve ifade ettikleri anlam bağlamına göre kullanım oranları da grafikle gösterilmiştir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423edf1edb",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423f1350d4",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Tal‘atî Hüseyin Efendi’nin Magzu’t-Tıbb Adlı Eseri ve Bu Esere Yazılan Takrizlerden Hareketle Tal‘atî Hüseyin Efendi",
                "creator": " Songül Akboga",
                "subject": null,
                "description": "XVII. yüzyıl Osmanlı ilmî ve edebî çevrelerinde yetişmiş bir şarih olan Tal‘atî Hüseyin Efendi’nin (öl. 1075\/1664) Magzu’t-Tıbb adlı eseri, Horasanlı hekim ve edip Mevlânâ Yûsufî’nin Farsça manzum tıp eseri Câmi‘ü’l-Fevâ’id’in Türkçe tercüme ve şerhi mahiyetinde olup dönemin ulemâ, şair ve bürokratları tarafından kaleme alınmış çok sayıda takrizi (on iki) ihtiva etmesi bakımından dikkat çekicidir. Buna rağmen, hakkında tezkire ve biyografik kaynaklarda sınırlı ve dağınık bilgilerin yer aldığı şarihin söz konusu eseri ve bu esere yazılan takrizler bugüne kadar müellifin biyografisi ve ilmî konumu açısından ayrıntılı biçimde değerlendirilmemiştir. Bu çalışma, Tal‘atî Hüseyin Efendi’nin biyografik, ilmî ve edebî kişiliğini Magzu’t-Tıbb ve bu esere yazılan takrizler ışığında yeniden ele almayı amaçlamaktadır. Çalışmanın temel hedefi, Tal‘atî’nin ilmî birikimini, şerh anlayışını, Osmanlı tıp literatürü içindeki yerini ve dönemin ilmiye-edebiyat çevreleriyle kurduğu ilişkileri metin merkezli bir yaklaşımla ortaya koymaktır. Bu doğrultuda öncelikle müellife dair biyografik kaynaklarda yer alan mevcut veriler hakkında bilgi verilmiş; ardından esere yazılan on iki takriz içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. Takrizlerde yer alan kalıplaşmış övgü ve nezaket ifadeleri ile biyografik veri niteliği taşıyan unsurların ayrıştırılmasına mümkün mertebe dikkat edilmiştir. Ayrıca şarihin, eserin muhtelif bölümlerinde kendisi hakkında verdiği bilgiler de dikkate alınarak bu veriler üzerinden müellifin hayatı ile ilgili çıkarımlar yapılmıştır. Elde edilen bulgular, Tal‘atî Hüseyin Efendi’nin yalnızca bir edip veya şarih değil; aynı zamanda kazaskerler, kadılar ve şeyhülislamlar gibi dönemin üst düzey ilmî ve idarî çevreleri tarafından tanınan, bu çevrelerle güçlü ilişkiler kurmuş ve klasik ilimlere vâkıf bir müellif olduğunu göstermektedir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423f1350d4",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423f6bf8d1",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Meşihat Tarihlerinin Edebî Değeri: Şeyhülislam Ârif Hikmet Bey Örneği",
                "creator": "Doç. Dr. Kadriye Hocaoğlu Alagöz",
                "subject": null,
                "description": "Osmanlı devlet teşkilatlanmasında ilmiye sınıfının en üst mertebesini temsil eden şeyhülislamlık makamı; devletin kuruluş yıllarından itibaren dinî, toplumsal ve siyasi yaşamda merkezî bir denge unsuru olarak konumlanmıştır. Bu makamı temsil eden şahsiyetlerin estetik değerlere ve sanata duydukları derin ilgi, klasik Türk edebiyatı ve literatürünün zenginleşmesine tarihsel süreç içerisinde önemli bir zemin hazırlamıştır. Tanzimat dönemi devlet adamlarından biri olan şeyhülislam Ârif Hikmet Bey, söz konusu köklü geleneğin XIX. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biri olarak hacimli ve mürettep bir divan meydana getirmiştir. Edebî ve siyasi kimliğiyle ele alınan Ârif Hikmet Bey’in meşihat makamına getirilişini konu edinen pek çok tarih manzumesi de ilgili literatürde yer almıştır. Söz konusu manzumelerden biri, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Yazma Eserler Koleksiyonu bünyesinde NEKTY01743 numarada kayıtlıdır. Kaside nazım şekliyle kaleme alınan bu manzume, mevcut kaynaklarda yer almayan Muhammed Hâşim Trabzonî adlı bir şairi ve ona ait bir şiiri ihtiva etmektedir. Bu çalışma, literatürde hakkında bilgi bulunmayan bir şairi tanıtmayı ve mezkûr manzumenin şekil ve içerik açısından ayrıntılı bir biçimde incelenmesini amaçlamaktadır. Elde edilen verilerin, şair-şiir-dönemin edebî çevresi ekseninde yapılacak yeni bilimsel çalışmalara temel teşkil ederek kaynaklık etmesi hedeflenmektedir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423f6bf8d1",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423fc6371c",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Gereksiz Sözcük Kullanımından Doğduğu Düşünülen Anlatım Bozukluklarına Anlambilimsel Bir Bakış",
                "creator": " Vural Akboğa",
                "subject": null,
                "description": "Literatürde anlatım bozukluğuna yol açtığı düşünülen etkenlerden biri, eş ya da yakın anlamlı sözcüklerin aynı tümcede kullanımıdır. Bu durum, yalınlığı ve duruluğu ortadan kaldırdığı gerekçesiyle gereksiz sözcük kullanımı olarak kabul edilir. Ancak anlambilim çalışmalarının ortaya koyduğu bazı sonuçlar, bu konuya derinlemesine bir inceleme yapmayı gerektirmektedir. Bu çalışmada eş ya da yakın anlamlı sözcük kullanımından doğduğu düşünülen anlatım bozukluğu örnekleri anlambilimsel açıdan incelenmekte ve örneklerdeki sözcük çiftlerinin anlam açılımları ortaya koyulmaktadır. Böylece eş ya da yakın anlamlı olduğu gerekçesiyle anlatım bozukluğuna yol açtığı düşünülen sözcük çiftlerinin farklı anlamsal katkılara sahip olduğunu göstermek amaçlanmaktadır.Çalışmada incelenecek sözcük çiftlerinin (birlikte kullanılan eş ya da yakın anlamlı sözcükler) belirlemesinde Türkiye Türkçesi için hazırlanmış olan yazılı ve sözlü anlatım, yazılı anlatım, sözlü anlatım ile kompozisyon kitapları kullanılmıştır. Bu kitaplardan bir örneklem oluşturulmuş ve kitaplardaki ilgili bölümlerde anlatım bozukluğuna neden olduğu iddia edilen sözcük çiftleri tespit edilmiştir. Ardından bu sözcüklerin birlikte kullanım sıklığını belirlemek üzere Türkçe Ulusal Derlem kullanılmıştır. Sözcüklerin birlikte kullanım sıklığına göre “arzu – istek”, “güç – zor”, “düşünce – fikir” ve “seçenek – alternatif” olmak üzere dört sözcük çifti belirlenmiştir. Bu sözcüklerin ayrı ayrı anlamsal katkılarını belirlemek için Türkçe Ulusal Derlem içerisinden rastgele kullanımlar seçilerek sözcüklerin bu sözcelerdeki anlamsal katkıları araştırılmıştır. Rastgele kullanımların tercih edilmesiyle sözcüklerin belirli bağlamlardaki kullanımlarına bağlı kalmadan derlemdeki genel kullanım örneklerini elde etmek hedeflenmiştir.Sonuç olarak eş ya da yakın anlamlı olduğu gerekçesiyle anlatım bozukluğuna yol açtığı düşünülen sözcüklerin aynı “gerçek anlam”da kullanıldığı örneklerde bile sözceye farklı anlamsal katkılarının bulunduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle bu sözcüklerden herhangi birinin mutlak bir gereksiz ifade olarak nitelendirilemeyeceği anlaşılmıştır. Böylece ilgili örneklerde ve olası benzer örneklerde herhangi bir anlatım bozukluğunun varlığının, elde edilen verilere göre tekrar değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423fc6371c",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423ff9bcb7",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Hüsn ü Aşk’taki Kış Mevsiminin Sebk-i Hindi Ekseninde Değerlendirilmesi",
                "creator": " Abuzer Kalyon",
                "subject": null,
                "description": "Osmanlı edebiyatının tasavvuf mensuplarından olan Şeyh Galib, mensubu olduğu tasavvufî hareket ve şiirlerinde Sebk-i Hindî’yi ustaca işleyiş tarzı bakımından sanatından bahsettiren bir şahsiyettir. Hüsn ü Aşk’ı, kısa sayılabilecek ömrünün gençlik devresinde kaleme almıştır. Yirmi altı yaşında böyle bir eserin meydana getirilişi, müellifin edebiyat ilmindeki vukûfiyetini gözler önüne sermektedir. Klasik Türk edebiyatının iddialı eserlerinden olan Hüsn ü Aşk’ı Şeyh Galib’in de bir iddia üzerine kaleme almış olması son derece anlamlıdır. Eserdeki üslubun fevkalade akıcı bir şekilde cereyan etmesi esere apayrı bir hususiyet katmaktadır. Kısaca Şeyh Gâlib, klasik Türk edebiyatının mühim eserlerinden olan Hüsn ü Aşk’ta kış mevsimini Sebk-i Hindî tesiriyle farklı bir tarzda kaleme alıp işlemiştir. Mevsim olarak kış, Hüsn ü Aşk’ta tüm ürkütücü hususiyetleriyle ele alınmıştır. Şeyh Galib, kış mevsimini bu eserinde bilindik hususiyetlerinin dışında değerlendirme yolana gitmiştir. Normal şartlar altında karlı ve buzlu geçmekte olduğu coğrafyalarda kış mevsiminin olumsuz tesirlerinin olması kaçınılmazdır. İşte normal geçmesi gereken kış, bu eserde normal bir algılanış dışına çıkarılarak zaman zaman şiir yoluyla ürkütücü bir tablo ortaya çıkarılmıştır. Şeyh Galib, bu eserde kış mevsimini Sebk-i Hindî tesirinde hayaller ötesi bir tarzda ele alıp işleme yoluna gitmiştir. Bu çalışmada, Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk adlı eserinde Sebk-i Hindî doğrultusunda kaleme alınan kışla alakalı beyitlerden seçmeler yapılarak beyitlerin Sebk-i Hindî ekseninde değerlendirmesi yapılmıştır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d423ff9bcb7",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4240512d60",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Nev'î'nin Şiir Telakkisi: Netâyicü’l-Fünûn’daki ‘İlm-i Şi’r” Bölümü Üzerine Bir İnceleme",
                "creator": " Emrah Gülüm,  Eli̇f Sakarya",
                "subject": null,
                "description": "XVI. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda en parlak dönemlerinden birini teşkil etmektedir. Asrın başından sonuna kadar altı padişahın hüküm sürdüğü bu dönemde elde edilen siyasî ve askerî başarılar, kültür ve sanat hayatının gelişimini de doğrudan etkilemiştir. Bu gelişmeler neticesinde İstanbul, sanatçılar, âlimler ve özellikle şairler için önemli bir cazibe merkezi hâline gelmiş; dönemin öne çıkan isimleri arasında şair ve âlim kimliğiyle Nev’î müstesna bir konum edinmiştir. Nev’î’nin kaleme aldığı eserler, XVI. yüzyıl Osmanlı kültür ve düşünce hayatının şekillenmesine katkıda bulunmuştur.Bu çalışma, Nev’î’nin ansiklopedik mahiyetteki eseri Netâyicü’l-Fünûn’da yer alan “Hikâye-i Beşîr ü Şâdân” başlığı altındaki “İlm-i Şi’r” bölümünün çözümlenmesi ve ayrıntılı biçimde incelenmesini konu edinmektedir. Çalışmanın temel amacı, söz konusu bölümden hareketle Nev’î’nin şiire dair düşüncelerinin ve poetikasının hangi esaslar üzerine inşa edildiğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda Nev’î’ye göre şiir, “ilhâm-ı Rabbânî” ve “telkîn-i Sübhânî” kaynaklı olup, insanı cesaretlendiren ve yücelten bir nitelik taşımaktadır. Metinde şiirin kutsallığına da özel bir vurgu yapılmakta; bu husus, hadislerden ve Arap şairlerinin şiirlerinden verilen örneklerle temellendirilmektedir.Bunun yanı sıra metinde Arap şiiri, çeşitli şairler üzerinden tasnif edilmekte; farklı türlere ait en etkili örnekler sıralanmaktadır. Eserin son kısmında ise Arap atasözlerinin “ilm-i şerîf” olarak nitelendirilmesi dikkat çekmekte ve çeşitli atasözlerinin ortaya çıkış hikâyeleri anlatılmaktadır. Çalışmada, metinde ele alınan bu unsurlar bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilerek, şiiri ilham ile ilim arasında konumlandıran Nev’î’ye göre ideal şiir poetikasının nasıl olması gerektiği sorusuna cevap aranacaktır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4240512d60",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4240a7adde",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Behçet Necatigil Şiirlerinde Tanrı İmgesi",
                "creator": "Doç. Dr. Mehmet Şahin",
                "subject": null,
                "description": "Bu makale, Behçet Necatigil’in şiirlerinde Tanrı imgesinin hangi bağlamlarda belirdiğini ve şairin Tanrı tasavvurunun gündelik hayatın duyarlık alanı içinde nasıl işlediğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışma, Necatigil’in poetikasını şiirin hayat işi oluşu, dil işçiliği ve çağın biçimi içinde yenilenme ilkeleri üzerinden ele alarak ardından Tanrı imgesini, ev, aile ve kent ekseninde kurulan modern gündelik sahnelerle ilişkilendirerek ele almıştır. Yöntem olarak nitel ve metin merkezli bir yaklaşım benimsenmiştir. İnceleme için şiirler, Necatigil külliyatında Tanrı\/Allah adının doğrudan geçtiği ya da Tanrı imgesini dua, ezan, secde, kader–kısmet, vahiy ve Kur’ânî telmihleri içeren metinler arasından seçilmiştir. Dinî telmihlerin ayrıştırılmasında, metin içi işlevi esas alan göstergebilimsel ve bağlam temelli bir okuma benimsenerek her bir telmih, şiirdeki tesellli, hesap, kriz, ölçü gibi işlevine göre sınıflandırılmıştır. İnceleme, Necatigil’in Tanrı imgesini sabit bir teolojik tanım olarak değil insanın kırılganlığını ortaya çıkaran dinamik bir gerilim odağı olarak kurduğunu göstermektedir. Bazı şiirlerde Tanrı, yorgunluk ve korku anlarında son tutamak, gündelik yardım ve merhamet kaynağıdır: Gece Vakti ve İlkteşrin’de başsız bırakmayan bir dayanak, Aile’de Allah’ın beyaz bulutu gibi ev içine çöken bir rahmet iklimi, Yakarış’ta sıcak kanatlar imgesiyle koruyucu yakınlıktır. Buna karşılık Körebe, Tanrı sözünü fânilik hükmüyle bir hakikat makamı olarak kurar. Çember ve Duyuru’da ezan modern hayatın parçalanmış zamanında vicdanı uyaran bir ölçüye dönüşür. Sergi’de göklerin erişilmezliği ve acının faydaya dönüşmemesi, Tanrı ile ilişkiyi krizleştirirken yazı, öznenin aklını ve varlığını bir arada tutan pratik sığınak hâline gelir. Allah’la Dargın şiiri Tanrı’yı bir ilişki yakınlığı olarak düşünür ancak kopuşun sonucu kuşatıcı yalnızlıktır. Sonuç olarak Necatigil’de Tanrı imgesi, yakınlık ile mesafe, teselli ile hesap, anlam ile boşluk arasında salınan modern kent hayatının sıradan sahneleri içinde varoluş sorularını taşıyan çok yönlü bir poetik yapıdır. Necatigil’de Tanrı imgesinin boşluk ile anlam ve yakınlık ile mesafe eksenleri arasında gezen dinamik bir poetik düzen kurduğunu, Tanrı’nın ideolojik bir söylemden çok, gündelik hayatın içinde beliren ve varoluş sorularını taşıyan şiirsel bir mantık olduğu sonucuna ulaşılmıştır. ",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4240a7adde",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d424101f92e",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Gazelde Zanaatın İzleri: Necâtî Bey’in Bir Gazelinde Ayakkabıcılık Terimleri Üzerine",
                "creator": " Metin Samanci",
                "subject": null,
                "description": "Bu çalışma, Necâtî Bey’in sevgiliyi doğrudan bir ayakkabıcı olarak konumlandırdığı ve ayakkabıcılığa ait terimleri merkezine alan bir gazeli incelemektedir. Makalede, gazelde geçen şān, köle, iç edük, pazval ve çiriş gibi ayakkabıcılık terimleri sözlükler, meslek tarihi kaynakları ve klasik metinler ışığında değerlendirilmiş; kelimelerin hem zanaat bağlamındaki gerçek karşılıkları hem de şiir içindeki mecazî işlevleri ortaya konmuştur.Çalışmada, gazelde ayakkabıcılıkla ilişkili kırk iki terim ve kelimenin bilinçli bir şekilde kullanıldığı tespit edilmiş; bu unsurların şiire hem yerli ve somut bir dil kazandırdığı hem de âşık, sevgili ve rakip tiplerinin tasvirinde işlevsel bir mecaz alanı oluşturduğu görülmüştür. Ayrıca fütüvvet geleneği, meslek pîrleri, ilâhî takdir ve nazar gibi kavramlarla zanaat pratiği arasında kurulan bağlar, gazelin yalnızca estetik değil, aynı zamanda ahlâkî ve düşünsel bir derinlik taşıdığını göstermektedir.Sonuç olarak bu çalışma, Necâtî Bey’in söz konusu gazelini klasik Türk şiirinde meslek ve zanaat dilinin kullanımına dair istisnaî ve dikkat çekici bir örnek olarak değerlendirmekte; şairin gündelik hayat unsurlarını yüksek bir şiir estetiğiyle kaynaştırma becerisini ortaya koymaktadır. Makale, hem Necâtî’nin poetikasının daha iyi anlaşılmasına katkı sunmakta hem de divan şiirinde zanaat terminolojisinin işlevine dair yapılacak yeni çalışmalara yöntem ve içerik bakımından zemin hazırlamayı amaçlamaktadır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d424101f92e",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d42413d79d0",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Minyatürlü Bir Ziyaret Rehberi: Ziyâretnâme-i Resûl-i Ekrem",
                "creator": " Abdullah Uçar",
                "subject": null,
                "description": "Bu çalışma, Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Koleksiyonu 01183 numarada kayıtlı bir mecmuanın ilk risalesi olan Ziyâretnâme-i Resûl-i Ekrem adlı eserin incelenmesini konu edinmektedir. Hasan-ı Basrî’nin gördüğü bir rüyaya dayandırılan bu Ziyâretnâme, hem metin hem de minyatürler aracılığıyla Medine’deki kutsal mekânları ve ziyaret kurallarını ele alır. Eserin giriş kısmı, Hasan-ı Basrî’nin rüyasında Hz. Peygamber’den aldığı özel izinle kaleme aldığı kişisel bir hatırat niteliği taşır. Çalışmada eserin dil, anlatım ve imla\/istinsah özellikleri incelenmiş; Arapça ve Farsça tamlamaların yoğunluğu, didaktik üslubu ve nesir bölümlerinin yanı sıra yer yer manzum parçalara da yer verildiği tespit edilmiştir.İncelemeler sonucunda Hasan-ı Basrî’nin rüya anlatısı ve hatıratıyla başlayan eserin giriş bölümü ile dua ve selamlamalardan oluşan didaktik ana bölümü arasındaki yapısal farklılıklar ortaya konulmuştur. Metnin gövdesi, Hz. Peygamber ve onunla aynı hücrede yatan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in yanı sıra Ehl-i Beyt ve birçok sahabeye yönelik selamlamalar ve dualar içermektedir. Eserdeki minyatürler ise Mescid-i Nebevî’nin eski yapısı, Uhud şehitlerinin kabirleri ve tarihî su kuyuları gibi kutsal mekânların tasvirleriyle önemli bir görsel kaynak sunmaktadır. Eserde Hasan-ı Basrî’nin vefatından sonra yaşayan İmam Mâlik’in türbesinin tasvir edilmesi, eserin Hasan-ı Basrî adına kaleme alındığını fakat ona ait olmadığını göstermektedir. Bu yönüyle çalışma, bir yandan hac ve ziyaret rehberliği geleneğine katkı sağlarken diğer yandan da sanat tarihi ve yazma eser incelemeleri için önemli veriler sunmaktadır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d42413d79d0",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4241921366",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Ölümle Yüzleşmenin Poetik Zemini: Klasik Osmanlı ve Tanzimat Şiiri Örneği",
                "creator": " Rabia Doğru",
                "subject": null,
                "description": "Bu makale, klasik Osmanlı şiiri ile Tanzimat dönemi şiirinin ölümü algılama biçimlerindeki farklılaşmalara odaklanmaktadır. Klasik Osmanlı mersiyelerinde ölüm, ilahî nizamın doğal bir unsuru ve kozmik düzenin devamını sağlayan metafizik bir geçiş şeklinde yer bulurken Tanzimat döneminde bu döngü kırılmıştır. Böylece ölüm, bireysel varoluş kaygısı ve anlam kaybının, dolayısıyla ontolojik bir sarsılmanın konusu olmuştur.Çalışmada klasik Osmanlı şiirinden Bâkî’nin Kanunî için yazdığı mersiye ile Ulvî Çelebi’nin II. Selim mersiyesi tercih edilmiş ve bu metinler, toplumsal yas, teslimiyet ve metafizik güvenlik zemini üzerinden değerlendirilmiştir. Tanzimat döneminden ise Abdülhak Hâmid’in Makber şiiri ile Recaizâde’nin oğlu Nijad’a yazdığı şiirler incelenmiş ve bunlar, modernleşen toplumda beliren bireysel yas dili, varoluşsal krizler ve kozmik düzenin dağılması fikri olarak ele alınmıştır. Klasik Osmanlı ve Tanzimat şiirinin ölüm hadisesine yaklaşımındaki bu farklılık, toplumun ölüm karşısında konumlandığı yerin, Tanrı tasavvurunun, kader düşüncesinin ve mekân algısının da dönüşümü üzerinden açığa çıkmaktadır. Klasik Osmanlı şiirinde ölüm, teselli ve aidiyeti belirginleştiren bir anlam alanı üretirken Tanzimat şiirinde bu alan dağılmış; böylece yas, insanın yalnızlık ve yurtsuzluk duygularıyla karşılaştığı bir tecrübeye dönüşmüştür.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4241921366",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4241c534f8",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Ahmed-i Rıdvân’ın \"Hüsrev ü Şîrîn\"inin Gotha Nüshasına Dair",
                "creator": " Seda Kurt",
                "subject": null,
                "description": "Klasik Türk Edebiyatı’nın hamse sahibi şairlerinden Ahmed-i Rıdvân’ın Nizâmî’yi (ö. 1214 [?]) takiben kaleme aldığı İskender-nâme, Leylâ vü Mecnûn, Hüsrev ü Şîrîn, Mahzenü’l-Esrâr ve Heft Peyker mesnevilerinin yanı sıra nasihatname türünde yazdığı Rıdvâniyye ve Gülşen-i Cân ile Kasîde-i Bürde tercümesi bulunmaktadır. Hacimli sayılabilecek bir Dîvân’ı da olan şairin eserleri, sahanın araştırmacıları tarafından yapılan çeşitli çalışmalara konu olmuştur. Ahmed-i Rıdvân’ın Nizâmî’nin yanı sıra İskender-nâme’sini yazarken Ahmedî’yi (ö. 1412-13), Hüsrev ü Şîrîn’i yazarken de Şeyhî’yi (ö. 1429’dan sonra) takip ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği kadarıyla Anadolu sahasında Fahrî (ö. 1367’den sonra) ve Şeyhî’nin akabinde üçüncü Hüsrev ü Şîrîn, Ahmed-i Rıdvân tarafından kaleme alınmış olup eserin sonunda beyit sayısı, şair tarafından 6308 olarak verilmiştir. Önceki çalışmalarda Ahmed-i Rıdvân’ın Hüsrev ü Şîrîn’inin Berlin, Gotha, Atatürk Üniversitesi ve bir şahıs nüshası olmak üzere dört nüshası olduğu belirtilmiştir. Dört nüshadan biri olan Gotha nüshası, herhangi bir çalışmaya konu olmamıştır. Nüsha hakkındaki bilgiler, Wilhelm Pertsch (1832-1899) tarafından hazırlanan kütüphane kataloğuna dayanmakta olup katalogda Gotha nüshasının yaklaşık 5700 beyitten oluştuğu belirtilmektedir. Bu makalede, Gotha nüshasındaki beyit sayısının 6263 olduğu ortaya konarak eserin Berlin nüshasından hareketle oluşturulan neşrinde bulunmayan 1385 beyit olduğu tespit edilmiş, Ahmed-i Rıdvân’ın Hüsrev ü Şîrîn’inin Gotha nüshası tanıtılarak bu nüshada yer alan beyitlerin bulunduğu bölümler hakkında bilgi verilmiştir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4241c534f8",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d42421c7fa1",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Kerem ile Aslı’da Yanıp Kül Olmanın Metaforik Anlamı Üzerine Bir İnceleme",
                "creator": " Merve Nur Sezgin",
                "subject": null,
                "description": "Kerem ile Aslı hikâyesi, Türk sözlü kültüründe önemli bir yer tutan, aşk, inanç ve toplumsal engel temaları etrafında şekillenen klasik bir halk anlatısıdır. Bu çalışma, hikâyede merkezi metaforlardan biri olan yanıp kül olmanın metaforik boyutunu derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır. Metafor, aşkın yakıcı ve dönüştürücü gücünü simgelediği kadar, ayrılık ve acı olgularının kaçınılmaz trajik dönüşümünü de temsil eder. Kerem’in somut ve mecazi anlamda yanıp kül oluşu, aşkın birey ve toplumu nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün varoluşsal sorgulamalara nasıl yansıdığını vurgulayan güçlü bir anlatım aracı olarak değerlendirilir.Çalışma, nitel bir edebiyat incelemesi yöntemiyle, metin analizi ve sembol çözümlemesi kapsamında gerçekleştirilmiştir. Hikâyede kullanılan metafor incelenerek, aşkın sadece iki kişi arasındaki bir bağ değil; aynı zamanda toplumsal değerler, kültürel normlar ve kolektif bilinç tarafından şekillenen çok katmanlı bir olgu olduğu ortaya konmuştur.Metaforun, aşkın yaratıcı ve yıkıcı yönlerini eşzamanlı barındırması, anlatının poetik gücünü oluşturan temel dinamiklerden biri olarak değerlendirilmiştir. Ateş ve kül imgesi, aşkın coşkusunu simgelerken, ayrılık ve ruhsal çözülmenin de sembolü olarak işlev görür; böylece insan deneyimindeki temel paradoksları estetik düzlemde yansıtır.Yanıp kül olma metaforu, aşkın bireysel ve toplumsal boyutlarını iç içe geçirerek, insan ruhunun varoluşsal çelişkilerini kavrayan çok katmanlı bir sembol olarak ön plana çıkar. Çalışma, bu metaforun kültürel hafızadaki yerini ve edebiyat aracılığıyla insan deneyimini anlamlandırmadaki gücünü ortaya koymaktadır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d42421c7fa1",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d424273eba3",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Eski Türk Edebiyatı Hikâyelerinde Tilki Sembolizmi",
                "creator": " Fatma İmamoğlu",
                "subject": null,
                "description": "Hayvanlara insani özellikler yüklenerek belli başlı ahlaki ve toplumsal değerlerin benimsetilmesi amacıyla kaleme alınan fabl türündeki eserlerin ilk örneklerine MÖ 600’lü yıllarda tesadüf edilmiştir. Bireyleri düşünmeye ve sorgulamaya yönelten bu türden eserler sadece öğretici değil, eğlendirici yönüyle de dikkat çekmiş ve her yaş grubundan okuyucuya bu sayede hitap edebilmiştir. Bu çalışmada kurnazlık, hilekârlık ve pratik zekânın simgesi olarak Doğu ve Batı edebiyatlarına konu olan tilkinin Eski Türk edebiyatı dönemine ait fabl türü hikâyelerde ele alınışı üzerinde durulması amaçlanmıştır. Çalışmanın amacı doğrultusunda doküman analiz yöntemi kullanılarak öncelikle Eski Türk edebiyatına kaynaklık eden hikâye külliyatları taranmış, ana kahramanlarından biri tilki olan hikâyeler belirlenmiş, söz konusu metinler tahlil edilerek tilki sembolünün hangi vasıflarıyla hikâyelere konu olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın giriş bölümünde fabl türü hakkında kısa bir bilgi verilmiş, tilki figürünün mitoloji, destan, halk masalları, halk hikâyeleri ve klasik dönem şiirlerine yansıması üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ana bölümünde ise Tûtî-nâme, Kelile ve Dimne, Mesnevî, Gülistân ve Marzubân-nâme örneklemi üzerinden tilki figürünün Eski Türk edebiyatı dönemi hikâyelerine ne şekilde yansıdığı tespit edilmeye çalışılmıştır. Öncelikle söz konusu eserlerde yer alan tilki hikâyeleri özetlenmiş, her hikâyede tilkinin sembolize ettiği kavram ya da kişilik özellikleri açıklanmış, sonuç bölümünde ise hikâyelerde yer alan tilkiler, sembolize ettikleri kişi ve kavramlar başta olmak üzere dış görünüşleri, cinsiyetleri, yaşam tarzları, yaşadıkları mekânlar, hangi hayvanlarla ele alındıkları gibi hususlar yönünden mukayese edilerek toplu olarak ele alınmıştır. Böylelikle daha önce üzerinde kapsamlı ve mukayeseli bir çalışma yapılmamış olan Eski Türk Edebiyatı dönemine ait hikâyelerde geçen tilki figürü bütüncül bir yaklaşımla incelemeye tabi tutulmuştur. Buna göre söz konusu döneme ait hikâyelerde tilkinin; sadece kurnaz, hilekâr, çıkarcı, riyakâr vb. olumsuz vasıflara sahip kişilerin temsili değil; aynı zamanda yol gösterici, fikirlerine danışılan, hatalarından ders çıkarmasını bilen, öngörü sahibi, temkinli kişilerin de temsili olarak yer bulduğu tespit edilmiştir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d424273eba3",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4242cac2c3",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Söz ve Bellekte Kadın: Türk Atasözleri Üzerine Bir İnceleme",
                "creator": "Prof. Dr. Dilay Nakış",
                "subject": null,
                "description": "Atasözleri, toplumların tarihsel deneyimlerinden süzülerek gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü kültür ürünleri olarak toplumsal zihniyetin taşıyıcılarıdır. Atasözlerinin hangi toplumsal yapıyı yansıttığını, iletmek istediği mesajla görmek mümkündür. Anadolu coğrafyasındaki Türk atasözleri incelendiğinde kadınların toplumdaki konumu ve görevleri ortaya çıkmaktadır. Araştırmada atasözleri aracılığıyla üretilen kadın temsillerinin hangi söylemler üzerinden inşa edildiği, bu söylemlerin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığı ve günümüz dijital kültür ortamında nasıl dönüştürülmeye çalışıldığı ele alınmaktadır. Bu doğrultuda Ömer Asım Aksoy’un Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü temel kaynak olarak alınmış; içerik analizi yöntemiyle kadın vurgusu içeren 63 atasözü tespit edilerek tematik sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Araştırma bulguları, Türk atasözlerinde kadın temsillerinin büyük ölçüde ataerkil değerler doğrultusunda kurgulandığını; kadının çoğunlukla ev içi rollerle sınırlandırıldığını, akıl ve otorite bakımından ikincil konuma yerleştirildiğini ve bazı örneklerde fiziksel şiddetin söylemsel olarak meşrulaştırıldığını göstermektedir. Olumlu kadın temsillerinin ise çoğunlukla annelik, eşlik ve ev düzeni gibi roller üzerinden idealize edildiği; ancak bu idealizasyonun da kadını belirli toplumsal kalıplar içinde sabitlediği tespit edilmiştir. Bununla birlikte dijital kültür ortamında atasözlerinin eleştirel biçimde yeniden dolaşıma sokulduğu ve ataerkil söylemlerin karşı-söylemler aracılığıyla sorgulanmaya başlandığı görülmektedir. Çalışma, Türk atasözlerinin kadınlara ilişkin toplumsal cinsiyet kalıplarını tarihsel süreklilik içinde yeniden üreten güçlü söylemsel araçlar olduğunu; ancak dijital kültür bağlamında bu belleğin dönüşüm potansiyeli taşıdığını göstermektedir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4242cac2c3",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d424300f1c9",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Anadolu Halk Türkülerinde Bir Bellek Mekânı: Dam",
                "creator": "Prof. Dr. Mutlu Özgen",
                "subject": null,
                "description": "Bu çalışma, Anadolu halk kültüründe gündelik yaşamın merkezinde yer alan dam kavramını, halk türkülerindeki temsilleri üzerinden kültürel bellek kuramları çerçevesinde incelemektedir. Araştırmada damın yalnızca mimari bir unsur değil; üretim, sosyalleşme, gözetleme, ritüel, aşk, bekleyiş, ayrılık, mizah ve erotizm gibi çok yönlü işlevleriyle türkülere yansıdığı ortaya konmuştur. Metin merkezli çözümleme yöntemiyle incelenen türküler, damın kadın emeği ve gündelik üretimin sahnesi olduğu kadar, toplumsal gözetimin ve ahlaki denetimin de mekânı olduğunu göstermektedir. Dam, aşkın gizli buluşmalarla yaşandığı; ayrılık ve gurbet duygularının, bekleyiş ve uğurlama ritüellerinin sahnelendiği bir hafıza mekânı olarak tescillenmiştir. Ayrıca mizahi türkü örnekleri, damın yalnızca ciddi gündelik işlerin değil, eğlencenin, taşlamanın ve erotik göndermelerin de mekânı olduğunu göstermektedir. Türküler, sürdürülebilir bir sözlü gelenek içinde hafızalarda muhafaza edilerek kuşaktan kuşağa aktarılır; bu yönüyle her biri birer bellek unsurudur. Bu nedenle, türkü çalışmalarında bireysel hatıraların toplumsal çerçeveler içinde nasıl anlam kazandığını ortaya koyan kültürel bellek kuramlarının kullanılması önem taşımaktadır. Halbwachs’ın kolektif bellek, Assmann’ın kültürel bellek, Nora’nın hafıza mekânı ve Yates’in kültürel belleğin mekânsal düzenlemeler aracılığıyla hatırlamayı kolaylaştırdığına ilişkin kuramsal yaklaşımıyla ele alınan dam, türkülerde bireysel hatıraların toplumsal belleğe aktarıldığı sembolik bir sahne olarak değerlendirilmiştir. Çalışma, halk edebiyatı araştırmalarında çoğunlukla göz ardı edilen mimari unsurlardan biri olan damın, halk türkülerinde çok katmanlı bir kültürel bellek mekânı olarak işlev gördüğünü göstermesi bakımından özgün bir katkı sunmaktadır. Bu bulgular, halk mimarisi ile sözlü kültür arasındaki ilişkiyi görünür kılması ve halkbilimi alanında disiplinler arası yaklaşımlar için yeni açılımlar önermesi açısından önem taşımaktadır. Çalışmada, TRT Türk Halk Müziği repertuarında kayıtlı türkü metinleri Repertukul.com adlı dijital arşivden derlenmiş; repertuar numaraları referans olarak kullanılmış ve metin merkezli çözümleme yöntemiyle incelenmiştir.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d424300f1c9",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4243572eef",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Osmanlı Fal Geleneğinde Kur’an ve Harf Sembolizmi: Fâl-ı Kur’ânu’l Âzîm Örneği",
                "creator": "Prof. Dr. Duygu Bingöl Toptaş",
                "subject": null,
                "description": "Varoluşun her döneminde keşfetmek ve gelecekten haberdar olmak isteyen insan, merak duygusu ile yoğrulmuş bir varlıktır. Esrarengiz olana merak duygusu ve kimi zaman kadere hükmetme arzusu, insanları birtakım yöntemler kullanarak geleceği tahmin etme yollarını aramaya yönlendirmiş, bunun için de gökcisimlerinin hareketlerini, bitkilerin gizemli yönlerini, hayvan kemiklerini yahut kitapları kullanarak bazı yorumlarda bulunmuşlardır. Fal kavramı bu noktada ortaya çıkmış ve yüzyıllardır her toplumda farklı metotlarla da olsa varlığını sürdürmüştür. Fal uygulamalarının yaygınlık kazanmasıyla birlikte, falın nasıl icra edileceğini öğreten ve bu amaçla kullanılacak metinleri içeren fal kitaplarının hazırlanması gerekli hâle gelmiştir. Fal bakmanın usul ve âdâbını, ayrıca çeşitli fal türlerini ele alan Arapça, Farsça ve Türkçe manzum ile mensur pek çok eser bu süreçte kaleme alınmış ve bunlar, falnâme adını almıştır. İslam toplumlarında kitap falları içinde en yaygını ve ilgi çekici olanı Kur’an fallarıdır. Bu çalışmada Leipzig Kütüphanesinde bulunan Fâl-ı Kur’ânü’l-Azîm başlıklı mensur falnâme incelenmiştir. Müellifi ve telif tarihi belli olmayan bu eser elifba sırasına göre yazılmış, fal bakmadan evvel yapılması gereken uygulamaları göstermiş ve her bir harf ikişer kez yorumlanmıştır. Çalışmada metnin transkripsiyonu yapılmış ve harflerin tekabül ettiği anlamlar teker teker açıklanmıştır. Ayrıca dini ritüeller bağlamında da incelenen metin, fal literatürünün dinî sembolizm ve pratik bilgi bağlamında değerlendirilmesine imkân sağlamıştır.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4243572eef",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        },
        {
            "header": {
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4243b3bd54",
                "datestamp": "2025-01-15"
            },
            "metadata": {
                "title": "Tezkire Yazarı Rızâ’ya (ö.1082\/1671-72) Ait Olduğu Değerlendirilen Rehnümâ’nın Ses ve Ahenk Bakımından İncelenmesi",
                "creator": " Gülşah Nur Coşkun",
                "subject": null,
                "description": "17.⁠ ⁠yüzyılda yazdığı şair tezkiresiyle tanınan Zehrimârzâde Seyyid Mehmed Rızâ’ya ait olduğunu değerlendirdiğimiz Rehnümâ, mesnevi nazım biçimiyle yazılmış, 80 beyitten müteşekkil Türkçe bir eserdir. Hezec bahrinin mefâ‘îlün\/mefâ‘îlün\/fe‘ûlün vezniyle kaleme alınan bu eser, temel olarak tasavvufi kavramlar olan mebde\/başlangıç, maaş\/yaşam ve maad\/dönüş üzerine bina edilmiştir. Araştırmalarımız sonucu herhangi bir kaynakta bahsinin geçmediğini gördüğümüz bu eserin, müstakil bir çalışmaya da konu olmadığı görülmüştür. Bu boşluğu doldurmak amacıyla kaleme alınan makalede, öncelikle Rehnümâ’nın yazarı olarak değerlendirdiğimiz tezkire yazarı Zehrimârzâde Seyyid Mehmed Rızâ hakkındaki mevcut bilgilere ve yazarın bazı eserlerine dair birtakım tespitlere yer verilmiş, ardından eserin bulunduğu mecmua ve eserin muhtevası tanıtılmıştır. Çalışmanın devamında ise Rehnümâ, ses ve ahenk açısından incelemeye tabi tutularak tasavvufi muhtevada kaleme alınan, bu yönüyle edebî gayenin birincil amaç olarak kullanılmadığı söylenebilecek bir eserde, şairin nazmı bir ifade aracı olarak kullanırken edebîliği ne ölçüde gerçekleştirebildiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Son kısımda ise Rehnümâ’nın çeviri yazı metni ve diliçi çevirisi okuyucuya sunulmuştur.",
                "publisher": "Akadmeik Dil ve Edebiyat Dergisi",
                "date": "2026-03-30",
                "type": "Araştırma Makalesi",
                "identifier": "https:\/\/www.adeddergi.com\/makale\/69d4243b3bd54",
                "language": "Türkçe",
                "rights": "Creative Commons"
            }
        }
    ]
}



